GÖLGE OYUNU

 

Gölge Oyunu

Bir aydınlatma kaynağı ile yarı saydam bir perdeden yararlanılarak, bu perdenin önünde ya da gerisinde, iki boyutlu saydam ya da saydam olmayan kuklaların oynatılmasına “gölge oyunu” denmektedir. Burada “gölge” sözcüğü yanıltıcıdır, çünkü her zaman söz konusu gölge değildir. Nitekim Cava’da erkekler perdenin arkasından kuklaların kendisini, önünde ise kadınlar gölgelerini ya da perdeye izdüşümlerini seyrederler. Ayrıca Çin ve Türk gölge oyununda deri ve deri üzerindeki boyalar saydamlaştırılmış olduğundan, perde de kuklaların gölgeleri değil kendileri belirgindir.

Gölge Oyununun Kökenleri

Gölge oyununun kaynağı konusunda farklı görüşler öne sürülse de, Asya’nın çok zengin bir gölge oyunu geleneğine sahip olduğu dikkate alındığında, gölge oyununun Asya’dan batıya yayıldığı görüşü öne çıkmaktadır. Gölge oyununun ortaya çıkışı ile ilgili farklı söylenceler bulunmaktadır.

Çin çıkışlı bir söylenceye göre imparator Wu (m.ö. 140 -m.ö. 87) çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır; “şav-wöng” adlı Çinli bir imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler. Sarayın bir odasına gerdiği perdenin üzerine karısına benzeyen bir kadının gölgesini düşürür ve bu gölgeyi ölen kadının hayali olarak imparatora sunar.

Bir başka söylence ise gölge oyununun IV. Yüzyılda Hindistan’da çıktığını, V. Yüzyılda ise Cava’ya geçtiğini belirtir. Cava’da “vayang” adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan gölge oyunlarında da Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmektedir.

İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun Cava kökenli olduğu kabul edilmektedir. Arap gezginlerinin, bölge henüz İslamiyeti kabul etmeden önce de Güneydoğu Asya kıyılarında dolaştıkları hatta küçük yerleşmeler kurdukları bilinmektedir. Bu bilgi ışığında Arapların Cava gölge oyununu da öğrendikleri ve kendi kültürlerine uyarladıkları varsayılmaktadır. Nitekim 1345’te Cava’yı ziyaret eden ünlü Arap gezgin İbni Battuta; cava gölge oyununu birçok bakımlardan Arap ve Türk gölge oyununa benzetmiştir 

Osmanlıda Gölge Oyunu

Gölge oyunu geleneğinin Türkiye’ye gelişi ile ilgili olarak farklı görüşler öne sürülse de 16. Yüzyılda Mısır’dan geldiğine dair kesin bir kanıt bulunmaktadır. Arap tarihçisi

İbni yas-ül Hanefi 1517 yılında Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim’in Cize de izlediği hayal oyununu beğenerek, oğlunun eğlenmesi için Mısırlı hayalciyi İstanbul’a götürdüğünü belirtir. O yıllara ait olduğu tahmin edilen bir Mısır hayal takımındaki tasvirlerden iki tanesi de dikkate değer bir şekilde karagöz hacivatı andırmaktadır.

Bu yaklaşımı destekleyen bir başka kanıt da 13. Yüzyılda mısırlı Mehmet bin Danyal bin Yusuf’un yazdığı “tayf-ül hayal” adlı gölge oyunu metninin Türk gölge oyunu geleneği ile olan benzerliğidir. Tıpkı Karagöz’de olduğu gibi şarkı, seyircilere teşekkürle başlar. Konusu karagöz dağarcığının çok tanınmış oyunlarından “Büyük Evlenme”ye yakındır. Oyunun başkişileri Garip ile Acib’dir. Garip, kurnaz ve yoksul; Acip ise Allah’a şarabı yarattığı için dua eden, dilencileri isteklendiren bir laf cambazıdır. Bunlar tıpkı Karagöz ve Hacivat gibi karşıt kişilerdir.

Türkler Karagözle Tanışıyor

Sonuç olarak Türkler 16. Yüzyılın başında perde gerisinden gölge yansıtma tekniğini mısır’dan almışlardır. Mısır oyunlarında birbirinden kopuk sahneler olduğu için ilk başlarda Türk oyunlarında da buna uyulmuştur. Ayrıca mısır gölge oyununda belirli kalıplaşmış kişilere tiplere pek rastlanılmaz. Nitekim XVI. yüzyılda karagöz ve hacivatın adı henüz duyulmamıştır. Zamanla mısırdan alınmış olan bu yeni oyuna Türk yaratıcılığı katılmış çok renkli, hareketli, Karagöz ve Hacivat tiplerinde simgelenen özgün bir biçim verilmiş, kesin biçimini aldıktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nun etki alanı ve çevresinde yayılmıştır.

17. yüzyıl’da artık gölge oyununun kesin biçimini aldığı görülür. Evliya Çelebi’nin ünlü seyahatnamesinde Karagöz ve Hacivat’ın adları anıldığı gibi, oyun konuları, oyunun özellikleri, perde gazelleri, çağın ünlü oyuncuları üzerine bilgiler buluyor, karagöz’ün yalnız İstanbul’da değil başka kentlerde de oynatıldığını öğreniyoruz. Evliya çelebi’nin yanı sıra 17. Yüzyıldan itibaren Türkiye’ye gelen seyyahların seyahatnamelerinde de karagöz oyunundan söz edildiğine sıkça tanık olunur.  

Karagöz ve Hacivat Gerçekten Yaşadı mı?

Karagöz ve Hacivatın yaşamış gerçek kişiler olup olmadığı bir tartışma konusudur. Gölge oyununun bu iki kahramanı halkın gönlünde yüzyıllarca öyle yerleşmişlerdir ki, halk onları gerçekten yaşamış kişiler olarak görmek istemiştir. Bu nedenle bazı söylencelerle onların gerçekten yaşadıkları ileri sürülmüştür.

Bu söylencelerden biri, Sultan Orhan devrinde karagözün demirci, hacivatın da duvarcı olduğu, Bursa’da bir camii inşasında çalıştıkları, söyleşmeleri ile öteki işçileri oyaladıkları, bu yüzden cami yapımının gecikmesi üzerine sultanın onları ölümle cezalandırdığı şeklindedir. Bu söylencenin dört çeşitlemesi vardır.

İkinci söylentiyi evliya çelebide buluyoruz: Ona göre, Efelioğlu Hacı Eyvad, Selçuklular çağında Mekke’den Bursa’ya gidip gelen Yorkça Halil diye tanınmış biridir. Karagöz ise İstanbul tekfuru Konstantin’in seyisi olup Edirne dolaylarında kırk kiliseden Kıpti Sofyozlu Bali Çelebi’ydi, yılda bir kez kendisini Alâeddin Selçuki’ye gönderdiğinde Hacivat ile buluşup konuşurlardı. Hayal-i zıll sanatçıları onların söyleşmelerini gölge oyunu olarak oynatırlardı. 

Söylencelerin Ardındaki Gerçek

Evliya çelebi’nin kendi çağından dört yüz yıl öncesinin olayları üzerine vereceği bilgi ne denli doğru olabilirse, bu söylentiye de o denli güvenilebilir. Elde güvenilir bir kaynak olmadıkça karagöz ve hacivatın ne yaşadığı, ne de yaşamadığı yolunda bir sonuca ulaşabiliriz.

Nitekim günümüze dek karagöz’ün gerçek veya yapıntı bir kişi olup olmadığına dair uzunca tartışmalar olmuş, bu tartışmalardan birinde Filibeli Mithat Bey’in Bursa Belediye Başkanı Muhittin Bey’e bir mektubu yayınlanmıştır. Mektup sahibi 1333 yılında Hisar’daki Ortapazar medresesi kitaplığında ”Hayat ve Menakıb-ı Kara Oğuz ve Hacı Ehvad” adında bir kitap bulunduğunu, sonra bir yangında yanmış olduğunu belirtir. Mektubun devamında Karagöz’ün Orhaneli Karakeçili aşiretinden Kara Oğuz adını taşıyan bir köylü olduğu, fakat bu adın daha sonra Kara Öküz’e çevrildiği, arkadaşı Hacı Ahvad ile birlikte düzenledikleri oyunların Şeyh Küşteri’nin ilgisini çektiğini ve Kara Öküz’ü Karagöz’e çevirdiğini ileri sürer. Bu söylenceler arasında bir de Hacivat’ın Hacı İvaz paşa olduğu yolunda bir görüş vardır. Bir başka söylenceye göre ise Türkler Karagöz’ü Karakuş’tan bozmuşlardır. Karakuş üzerine çeşitli halk hikâyeleri, fıkralar üretilmiş olan Selahaddin-i Eyyubi’nin subaylarından ve devlet adamlarından olan Bahaeddin Karakuş’tur.

Bursa kadı sicilleri üzerinde uzun yıllar araştırma yapan araştırmacı yazar Kamil Kepecioğlu rastladığı 1507 tarihli bir belgede, Abdullah oğlu Karagöz adlı bir kişinin Pirinç hanının tuğla ve kiremitleri sağlamakla görevli olup, bu işi teslim etmeden öldüğünün yazılı olduğunu belirtir. Bu nedenle belgede geçen Karagöz’ün gölge oyununa kaynak olan Karagöz olabileceğini savunur. 

Şeyh Küşteri

Karagöz ve Hacivatın yaşamışlığı sorunu ile ilgili bir konu da Karagöz’ün kurucusu diye bilinen şeyh Küşteri’dir. Şeyh Küşteri’yi gölge oyunu ile bağlantılı kılanda Karagöz ve Hacivat’ın Sultan Orhan zamanında yaşadığı varsayımını konu alan söylencedir. Bu söylenceye göre, Sultan Orhan Karagöz ve Hacivat’ı öldürtmüşse de bir süre sonra iç acısı çekmeye başlar. Padişah’ın acısını dindirmek isteyen Şeyh Küşteri, bir perde kurdurarak Hacivat’la Karagöz’ün deriden yapılmış tasvirlerini perde arkasında oynatıp şakalarını tekrarlayarak padişahı avutur.

16. Yüzyıldan itibaren perde gazellerinin hemen hepsinde Şeyh Küşteri’nin adı geçmektedir. Karagöz perdesine de “Küşteri Meydanı” denmektedir.

Kimi araştırmacılar Şeyh Küşteri’nin, İran’da “şüşter” ya da “küşter” adlı bir yerde doğup sultan Orhan zamanında Bursa’ya yerleşmiş evliyadan eser sahibi bir kişi olduğunu belirtir. Bir başka kaynak, adının Bağdat’a bir mahalle olan “Tüster”den geldiğini, gerçek adının “Abdullah Tüsteri” olabileceğini söylerken bir diğeri “Mehmet Küşteri Dede” olarak geçtiğini Bursa’daki mezarının yeni olduğunu, 16. Yüzyılda “Mehmet Tüsteri” adlı bir yazarın da bulunduğunu belirtiyor.

Bu kaynakların çoğu Şeyh Küşteri’nin gölge oyunu ile bağlantısına değinmemektedir. Evliya Çelebi bile seyahatnamesinde Şeyh Küşteri’nin adını karagöz ve gölge oyunlarına ayırdığı bölümde değil de, gölge oyununda kullanılan kamış bir sazın mucidi olarak, müzikle ilintili bir bölümde anmaktadır. Tüm bunlarla birlikte Şeyh Küşteri’nin kimliği konusunda en önemli kanıt, ne yazık ki artık bulunmayan mezar taşındaki yazıdır. Bu yazıya göre Şeyh Küşteri Karagöz’ün yaratıcısıdır.1961 yılına kadar Büyükşehir Belediye binası bahçesinin karşısında bulunan bu mezar taşı kayıptır.

Bu verilerden yola çıkılarak Şeyh Küşteri’nin gerçek bir kişi olduğu sonucuna ulaşılsa bile Karagöz’ü bulanın ya da onu Türkiye’ye getirenin Şeyh Küşteri olduğu net değildir. Önemli olan karagözcülerin bulunmuş, kurulmuş oyuna Şeyh Küşteri’yi önder, koruyucu ve kurucu olarak seçmiş olmaları ve onun adıyla oyunlarına ciddi, yapıcı, eğitici, ibret verici bir gerekçe ve temel bulmalarıdır.

Özgürlük Perdesi

XVII. yüzyıl’da kesin biçimini alan Karagöz daha sonraki yüzyıllarda büyük bir gelişme göstermiş Türklerin en sevilen, tutulan gösterisi olmuştur.

Karagöz açık bir biçimdir. Her olaya, her amaca, her konuya kendini uyduran bir yöntemdir. Biçimsel esnekliği gereği her amaca, her konuya yatkın ve açıktır. Üstelik Karagöz’ün kendine göre bir dokunulmazlığı vardır. Din adamları bile fetvalarında Karagöz’ün İslam ilkelerine değilse bile uygulamalarına aykırı düştüğünü bile, onu hoş görecek gerekçeler bulmuşlar, ona açıktan açığa bir dokunulmazlık alanı tanımışlardır. Bu dokunulmazlık içinde he onun havasını, mizacını tanıyanlar için devlet ileri gelenlerini, siyasal konuları diline dolamamış olması pek düşünülemezdi

Karagözün siyasal bir taşlama olduğunu, devlet büyüklerini ve devlet işlerini hayal perdesine getirdiğini 1800’lü yıllarda Türkiye’de bulunmuş bir yazar şöyle anlatıyor.

”Bu taşlama; hep devlet ileri gelenlerine, onların tutumlarına, göreneklerine, davranışlarına yöneltilmiştir. Sultan bile onun garazlı, yaralayıcı, keskin dilinden kurtulamamıştır.”

Siyasal taşlamanın yanı sıra, Karagözün ikinci özgürlüğü de açık saçıklığı idi. karagöz oyunlarında belden aşağı esprilerin, açık saçık lafların kullanıldığını tanıklardan öğrenmekteyiz. Eski gezginlerin ifadelerine göre karagöz oyununun seyircisi de çocuklar değil, genellikle yetişkinlerdir…

Osmanlı dönemindeki belge kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla, çocuklara oynanan oyunlarla, halk ve yetişkinlere oynanan oyunlar farklıydı. Ayrıca saray erkânı ile kültür düzeyi yüksek kişilere oynanan dram türünde karagöz oyunları da bulunmaktaydı.

Sınır Tanımayan Karagöz

Karagöz yalnız Türkiye’de değil, Türkiye dışında, birçok İslam ülkesinde ve Balkan ülkelerinde de etkisini göstermiştir. Türkler dışarıdan aldıkları gölge oyununa Türk yaratıcılığını, beğenisini, sanat gücünü katıp geliştirerek, görüntüleri deri sanatındaki ustalıklarıyla işleyip Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş etki alanı ve çevresinde yaymışlardır. Türkiye’ye Mısır’dan gelen gölge oyunu, yeni bir kimlik kazanarak yeniden Mısır’a dönmüştür. Nitekim birçok gezgin 19. Yüzyılda Mısırdaki gölge oyununu anlatırken, bunun Karagöz olduğunu, mısır’a Türkler tarafından sokulduğunu ve çoğunlukla Türkçe oynatıldığını belirtmişlerdir.

Karagöz’ün bugün de yaşayan en derin etkisi Yunanistan’da görülmektedir. Yunan Karaghiozis’i her bakımdan Türk karagöz’ünün bir dalı, bir çeşitlemesidir. Yunan Karagöz’ü tarihi gelişmesinde üç aşama göstermiştir. 1821 ayaklanmasından önce Yunanistan’da Türkiye’den gelen Karagöz gösterilmektedir. 1822’de Sultan’ın ordusu Yanyalı Ali Paşa’yı yenik düşürdükten sonra Yanya’daki Yunan Karagözcüleri Paşayı perdeye çıkarmışlardır ve oyundaki Türk kişilerine rağmen, bilinçli bir yunanlılık yavaş yavaş kendini göstermiştir. Oyundaki kişilere büyük İskender, Antakya kralı gibi kendi kişilerini de katmışlardır.1830’dan sonra güney Yunanistan özgürlüğüne kavuşmuş ve Atina’da Karagöz oynatılmıştı, bunlarda Türk etkisi belirgindir.

Türk Karagözü gibi yunan Karagözünün de siyasal yanı güçlüdür.’ ‘Yalova sefası ” ”salıncak ” oyunlarının konularında olduğu gibi, kişilerinde de Türk etkisi kendini gösterir. Kişiler iki karşıt kesme ayrılır; Karaghiosiz (karagöz) ile Hatziavatis (hacivat) oyunun başkişileridir. Karagöz’ün karısı ”aglaia” veya ”karaghiozaina” annesi ”ambla”, karagözün oğulları ”Virkiko”, ”Kopritis”,Kollitiri”; bir çeşit Frenk olan ”Nionios”, “Hırbo”ya benzeyen ” Baba Yorgos”; “Çelebi”ye benzeyen “Selim Bey”; “Arnavut” taklidine benzeyen ”Derven Ağa” gibi çeşitli benzerliklere rastlanır.

Karagöz Tekniği

Karagöz oyunu ortalama 1×1,2 m. Boyutlarında beyaz bir perde arkasından oynatılır. Yarı saydamlaştırılıp boyanmış 35cm. boyutundaki tasvirler, oynatıcının elindeki sopalara takılıp perdeye değdirilerek, konulara göre hareket ettirilir. Tasvirler tiplerinin özelliklerine göre kol, bacak, baş, diz gibi eklem yerleri oynak yapılır. Perdenin arkasında yakılan bir ışıkla aydınlatılır.

Karagöz tek sanatçının gösterisidir. “Hayali” veya “hayalbaz” denilen sanatçı hem görüntüleri hareket ettirilir, hem de kişinin özelliğine göre sesini değiştirerek her birini ayrı konuşturur. Çırak, perdenin hazırlanmasını, oynayacak faslın görüntülerini seçip, sıraya koymaktan başka, ayrıca ustanın yanında bu sanatın öğrencisidir. Çırağın da yardımcısı “sandıkkar” adını alır. O da çırağa yardımcı olur. Tam bir fasıl dağarcığı için gerekli bütün görüntülerin tümüne “Hayal Sandığı” denildiği için oyun takımıyla görevli olanın adı da “Sandıkkar”dır. Oyunlarda şarkıları, türküleri, okuyanlara “Yardak”, tef çalan yardımcıya ise “Dayrezen” denilir.

 

Karagöz görüntüleri kalın deriden, özellikle deve derisinden yapılır. Bunun daha önceleri düve derisi olduğu ileri sürülmektedir. Deriyi işlemek için çeşitli işlemler vardır. Renklendirme için kök boyalar ya da renkli çini mürekkepleri kullanılır. Oynak eklemli parçalar birbirine kiriş, kursak, tel veya naylon iple bağlanır. Değneklerin geçeceği delikler yuvarlak ikinci bir deri parçası dikilerek kalınca bir yuva haline getirilir. Perdeye gelince; kenarları çiçekli bezden, “Ayna” denilen ortasındaki beyaz kısmı, mermerşahi patiskadandır. Perdenin arkasında ve tabanında perdenin çerçevesine iplerle tutturulmuş “Peş Tahtası” denilen bir raf bulunur. Buraya perdeyi ve görüntüleri aydınlatan “Meşale” konulur.

 

Karagöz Tipleri

Karagöz :Oyunun hiç şüphesiz başrol oyuncusu karagöz”dür. Okumamış bir halk adamıdır. Hacivat’ın kullandığı yabancı kelimeleri anlamaz görünüp, onlara yanlış anlamlar yükleyerek ortaya çeşitli nükteler çıkarırken bir taraftan da yabancı dil kuralları ile yabancı kelimeler kullanan hacivatla alay eder. Her işe burnunu sokar, her işe karışır, sokakta olmadığı zamansa evinin penceresinden uzanarak, ya da içeriden seslenerek işe karışır. Dobra, zaman zaman patavatsız yapısından dolayı ikide bir zor durumlarda kalırsa da bir yolunu bulup işin içinden sıyrılır.

Çoğu zaman işsizdir, Hacivat’ın bulunduğu işlere girip çalışır. Değişik oyunlarda rol icabı değişik kıyafetler içinde kadın karagöz, gelin karagöz, eşek karagöz, çıplak karagöz gibi farklı karagöz tasvirleri vardır.

Hacivat:Tam bir düzen adamıdır. Nabza göre şerbet verir, eyyamcıdır. Kişisel çıkarlarını her zaman ön planda tutar. Az buçuk okumuşluğundan dolayı yabancı sözcüklerle konuşmayı sever. Perdeye gelen hemen herkesi tanır. Onların işlerine aracılık eder. alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok karagöz’ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye bakar. Değişik oyunlarda rol icabı değişik kıyafet içinde keçi Hacivat, çıplak hacivat, kadın hacivat, kâhya hacivat gibi hacivat tasvirleri vardır.

 

Ve Diğerleri

Çelebi

İstanbul ağzı ile kusursuz bir Türkçe konuşur. Bazı oyunlarda zengin bir bey, bazı oyunlarda bir mirasyedi, bazı oyunlarda ise zevk düşkünü bir çapkındır. Nazik ve çıtkırıldım bir tiptir. Elinde şemsiye, çiçek demeti ya da baston olan değişik Çelebi tasvirleri vardır.

Zenne

Karagöz oyunundaki bütün kadınlara genel olarak “Zenne” denir.

Salkım İnci, Şallı Natır, Nuridil, Dimyat Pirinci, Şeker Naz, Yedi Dağın Çiçeği, Hasırasıçtının Kızı Rabiş, Cemalifer, Hürmüz Hanım, Dürdane Hanım, Şetaret, Arap Bacı, Dilber, Nazikter gibi isimlerle anılır.

Beberuhi

“Altı karış Beberuhi” lakabıyla anılır. Yaşı büyük aklı küçük idiot bir tiptir.

Tuzsuz Deli Bekir

Bir elinde içki şişesi bir elinde tabanca ya da kama vardır. Olayların karmaşıklaştığı anda gelip kaba kuvvetle olayı çözer.

Himmet

Kastamonulu Himmet olarak da geçer. Sırtında baltası vardır. Kaba saba bir tiptir.

Tiryaki

Afyon yutup pineklemekte ömür geçiren, olayın en can alıcı yerinde uyuklayan bir tiptir. Karagöz oyunlarının en iri tasviridir.

Laz

Adına çok zaman hayrettin ağa derler. Sustuğu zaman heykel gibi duran, konuştuğu zaman makine gibi konuşan, karşısındakini dinlemeyen bir tiptir. Çoğu zaman kayıkçı veya esnaf bir tiptir.

Acem

Aslında Türk’tür. Mübalağacı, nispet verici bir kişiliğe sahiptir.

Karagöz”ün karşısında yüksekten atar. Karagöz ise bu sözleri kaba nüktelerle karşılar. Meslek olarak keten helvacısıdır. Hayyam’dan, Hafızdan, Firdevsi’den farsça beyitler okur.

  

Karagöz Oyunu

 

Perde kurdum ışık yaktım.

Açıldı Bursa’da bahtım.

Ulu cami yapısında,

Rastladım bir tuhaf adama!

Adı karagöz, kendi derbeder…

Biz konuşunca etraf, seyreder.

Padişah sordu:

“neden işler yürümez acep!…”

Dediler:”bu iki kişi sebep…”

Padişah köpürdü.

İkimizin de başını götürdü.

Bunu duyan şeyh küşteri,

Yaptı deriden birer suret,

İşte karagöz ile hacivat, seyret!…

 

Bir karagöz oyunu, “Nareke” denen basit bir üflemeli çalgının eşliğinde “Göstermeliğin” kaldırılışıyla başlar.

Ardından perdeye şarkı söyleyerek Hacivat gelir. Şarkının bitiminde bir perde gazeli okur ve dua eder. Sonra Karagöz’ü perdeye getirmek için türlü sözler söyler, şarkılar mırıldanır. Bu patırtıya kızan Karagöz, sağ üst köşeden başını uzatarak bir kaç kez Hacivatı uyarır. Sonuç alamayınca aniden Hacivat’ın üstüne atlayarak kavgaya girişir. Hacivat’ın kaçmasıyla kavga biter, Karagöz onun ardından ileri-geri bazı sözler söyler. Mukaddime adını taşıyan bu bölümün sonrasında Hacivat’ın yeniden perdeye gelmesiyle “Muhavere” bölümü başlar.

“Muhavere” çoğunlukla asıl oyunla, yani fasılla bağı olmayan, Karagöz’ün Hacivat’ın sözlerini yanlış anlamasına dayanan komik konuşmaların yer aldığı bir bölümdür. Böylece seyirci gösteriye ısındırılır.

Muhavere bölümünün ardından “Fasıl” başlar. Fasılda oyunda yer alan tipler teker teker Karagöz’ün karşısına gelir ve ağız farklılığı, kültür farklılığı gibi nedenlerle ortaya komik konuşmalar çıkar. Zaman zaman hacivat da perdeye gelir ve olaylara karışır. İyice düğümlenen olaylar genellikle sarhoş tipinin ortaya çıkıp herkesi korkutması ve düğümü kendince çözmesiyle son bulur.

“bitiş” bölümü karagöz oyunun en kısa bölümüdür ve perdede yanlızca karagöz ile hacivat vardır. Yine de karşılıklı atışmalar başlar ve karagöz  Hacivat’a saldırır. Hacivat da “yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim hemen “ sözlerini söyleyerek perdeyi terk eder.

Oyun Karagöz ‘ün “her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola” diyerek izleyicilerden özür dilemesi ve gelecek oyunu bildirmesiyle son bulur. 

Karagöz Oyun Repertuarı

Karagöz oyununun klasik dağarcığı 28 oyundan ibarettir. Bu rakam ramazan ayında ibadetle geçirilmesi gereken ‘Kadir Gecesi’ dışındaki gecelerin sayısına denktir. Ne var ki, bilinen karagöz oyun sayısı bu rakamın üstünde olup, karagöz sanatçıları ramazan aylarında onlar arasından seçtikleri 28 oyunla kendilerine göre bir repertuar oluştururlardı.

Karagöz oyunları 2 ana bölüme ayrılır.

1-Kar-ı Kadim( eski zaman işi, klasik) Oyunlar

Abdal Bekçi, Ağalık, Bahçe, Balık, Büyük Evlenme, Cambazlar, Cazular, Çeşme, Ferhad ile Şirin, Hamam, Kanlı Kavak, Kanlı Nigar, Kayık, Kırgınlar, Mandıra, Meyhane, Orman, Ödüllü Pehlivanlar, Salıncak, Sünnet, Şairlik, Tahir ile Zühre, Tahmis, Ters Evlenme, Tımarhane, Yalova Sefası, Yazıcı.

2-Nev-i İcad (yeni uydurulmuş, modern) Oyunlar

Aşçılık, Bakkal(yangın), Bursalı Leyla, Cincilik, Eczane, Hain Kâhya, Hançerli Hanım, Kerem ile Aslı, Leyla ve Mecnun, Sahte Esirci, vb.

 

Karagöz günlük olaylara açık bir sanat türü olduğundan zamanın eğilimi ve ilgisi göz önünde bulundurularak dağarcığa her devirde yeni yeni oyunlar eklenmiştir. Sözgelimi tanzimattan sonra bir yandan Hançerli Hanım, Tayyarzade gibi halk hikâyeleri Karagöze uyarlanırken, diğer yandan da edebiyatımızın batıya yönelişine paralel olarak, Ahmet Mithad’ın “Hüseyin Fellah” romanıyla, Mollere‘in “Zoraki Hekim” (Karagöz’ün Hekimliği) komedyası Karagöz oyunu haline getirilmiştir. Ayrıca tuluat tiyatrolarının Hain Kâhya, Sahte Kadı gibi oyunlarından da yararlanılmıştır.

Çekirge Caddesi, Osmangazi / BURSA Tel: 0.224. 232 25 90